ince zevklerim oldu hep. sonra hepsini üstüste koyup kalın tek bir zevk yaptım. çok kalın değildi ama yeterince kalındı. ya da öyle olduğunu sanıyordum. güzel bir kadına sordum kalın mı zevklerim diye. güldü bir şey demedi. sonra söyleyeceğim dedi. beni öptü sonra doğurdu beni. tersine doğum. en güzel seni öptüm ben dedi. sevindim. dicek bir şey bulamadım. sarıldım ona. öyle öyle uyuyakalmışız. çok hoş rüyalar gördüm onunlaydım, onsuzdum. nefes almak gibiydi. bir alıyordun bir veriyordun. her şey tezatıyla anlamlıydı. sonra uyandım uyandığımda yanımda yoktu. kalkıp gitmişti. ben derin uyurum. çok derin. ne zaman gitti kimbilir. saate baktım. saat durmuştu. beni öptüğü saatte. zaman durmuştu. gidenlerin süper gücü zamanı durdurmalarıydı. zaman dururdu. tüm berraklığıyla. taa ki bir mağazaya gidip yeni bir saat alana kadar. yahut bir takvime ya da bir saate bakana kadar. gözlerimi tekrar kapattım zamanın duruluğunda. ben uyuduktan sonra belki de bana çağdaş aşk romanlarının en güçlüsünü okumuştu. ama gece ışığı açmadı. hiç açmadı. ben derin uyurum ama ışığa karşı duyarlı bir derinlik. fotosentez yapan bitkiler gibi. belki günün ilk ışıklarıyla okumuştur. sonuçta okuması yazması vardı. vardır yani. emin olamadım ama bunu hiç sormamıştım. belki de yoktu. benim babannemin okuması yazması yoktu mesela. dedemi kaç kez öpmüştür öyle güzel öyle güzel. bunu dedeme sormalıyım. uygun bir üslupla tabi. en azından onun konuştuğu şiveyle. bence okuma yazma biliyordu. bilmez olur mu hem hiç. bana okuduğu bir kitaptan bahsetmişti bir keresinde. ama belki de bir boyama kitabıydı okuduğu. önemli mi sanki eğitim seviyesi. en az üç dilde ana avrat dümdüz gitmeyi bilmesi ya da. öyle güzel öptü ki beni. durup durup sarıldım saatlerce, günlerce belki de... kalktığımda yanımda değildi. gitmişti. bütün gidenler gibi yoktu. kalktım, komodinin üstünde bir kağıt. bunu saat tam 15.23'te oku yazıyordu. yaşasın okuması yazması vardı. en azından yazması. saate baktım 15.22ydi. heyecanla bekledim bekledim. çok bekledim. saat durmuştu. sonra dayanamadım okudum. o an artık saat 15.23tü hayattan bağımsız. okudum güldüm. onun gibi.
az bir canım kalmıştı, onu da yasnaya polyanada kaybetmeye hazırdım. bir kaç parça giysi, bir mektup ve iki tane kitabı bir çantaya koydum. bir metal yığınına binmek istemiyordum. ulaşım araçlarımı iyi seçmeliydim. yolun yarısını zeplin ile gidecektim. zeplinciye sordum, kaç metre yüksekten uçuyor bu diye. 650 metreye çıkarız dedi. anlaştık dedim, beni üçyüzyirmibeşinci metrede atarsın. parasını peşin verdim. sonra rüzgarı hissetmeye çalışırken birden atıldım. ciddi bir atılımdı benim için yere düşene kadar geçen sürede yola nasıl devam edeceğimi düşündüm ve kağnılarla devam edecektim. yere düşer düşmez ilk işim bir kağnı bulmak olacaktı. kendimi toparladıktan sonra elbette. mecazi bir toparlamadan bahsetmiyorum. toparlanır toparlanmaz bir kağnı çevirdim. kağnı dedim. durdu bir kağnı. selamun aleyküm, yasnaya polyanaya gidebilir miyiz. bir kadın sesi, acıklı, yorgun... ben dedi o kadar gidemem ancak gittiği yere kadar giderim. elif misin sen kağnıcı diye sordum evet dedi. bu da öküzün olmalı dedim evet dedi. gittiğimiz yere kadar o zaman elif dedim. başladık gitmeye. yol çetindi. öküz acıkmıştı, elif acıkmıştı, ben acıkmıştım. elife beni kesip öküze yedirmesini önerdiğimde öğrendim ki öküz vejeteryandı. öküzü kesip bana yedirmesini önerdim. bıçağımız yoktu. bıçak gibi kesildi sonra sözler. az daha gittik. elif öldü, öküz ölecekti. yolun bundan sonrasına katırlarla devam edecektim. şanslı günüm müydü neydi, göz yaşları içinde otururken katırlar geldi. kadınlarla birlikte. kadınlar dedim, katırlarınız nereye giderler. kadınlar dedi katırlamız yasnaya polyanaya gider. beni de alabilir misiniz der gibi baktım. alabiliriz elbet buyur gel der gibi baktılar. katırlara biner gibi baktım. katırlar binmişim gibi baktı. baka baka bir hal oldum. yasnaya polyana varır gibi oldum. gözlerim karardı. yasnaya polyana yokur gibi oldu. sonrasını hatırlamıyorum. sadece yazıyorum. sanırım son canımı vermiştim. yasnaya polyanada değil ama. yolunda.
bunu ben de yazabilirdim ama sen yazdın. bir önceki cümleden bahsediyorum. senin bana hitabını yazdığım cümleden. tırnak içine almadığımdan bu halin. oysa tırnak içine almadığım binlerce bakteri de seninle aynı şeyi mi düşünür şu an. yoksa kuru fasülyenin pişip pişmediğini mi. bir bakteri umursar mı kuru fasülyenin pişkenliğini, yahut pişgenliğini. peki bir bakteri umursar mı seviyorum demenin pişkinliğini. pişmişin halinden ne anlasın ham, sözü kısa kesmek lazım vesselam.
kedi neresinden bakarsanız bakın bir hayvandır
sanayi devrimi yapıyoruz burda koçum onüç ondört anahtarı kap da gel
sen yok musun sen evet yoksun aradım açmadın
penguenlerin ve trançaların tanrısına selam olsun
bizim büyük çaresizliğimiz şartların olgunlaşmamasıdır
kısa şeyler söylemek ya bilgeliktendir ya bitmişliktendir
biranın yanındaki tuzlu leblebi için söylenecek sözler bitebilir ancak bazan bir anın içinde söylenecek sözler bulunamaz. bugün o anlardan birisi yaşandı benim için. gözlerim yaş andı. belki bir damla süzülmüştür. bir takım yazısıdır bu. bir elin parmak sayısına varmış bir blogda bugüne dek sözü edilmemiş, edildiyse de çok az edilmiş bir takım yazıdır. levantenler diyarının birisinde de doğsanız türkiyede futbol bir gerçek. franco'nun üç f sinden birisi hep bir yerlerde duruyor. viva la muerte... bu ülkede futbol genetiktir. çocuklarla anlaşamakta güçlük çeken biriyseniz bile ona sorabileceğiz sorular genetik kodunuzda vardır. adı, yaşı ve tuttuğu takım. bu soruya kaç kez maruz kaldım küçükken. her seferinde yüzüm gülerek söyledim. beşiktaaaaş diye. aldığım tepkileri bilmem, ama yüz ifademi bilirim. sayın okuyucu ben yüz ifadeleri pek olmayan bir adamım. ancak hala tuttuğum takımı söylediğimde yüzümde bir şey belirir. evet okuyan ben beşiktaşlıyım. dünya üzerinde kendimi ait hissettiğim tek kimlik budur. edirneden ötesi de beşiktaştır. edirneden berisi de beşiktaştır. bir başka takımı desteklememin tek şartı beşiktaşa doğrudan bir menfaat kazandırmasıdır. evet okuyan ene'l beşiktaşlı. bugün bu takım için bir şeyler bitti. ey okuyan her zaman bir şeyler biter. termodinamik de, dinler de bunu söyler. bugün biten şey ise bir stadyumdur. taş yapılar vardır hayatın içinde her yerde. taa mağara insanından beri. çorumun şapinova köyünde taş bir oyukta yaşayan ilkel insan için bile taş yapılar özeldir. bazıları özeldir en azından. bugün beşiktaşın stadyumunda son resmi maç oynandı. şunu düşündüm acaba kaç milyon insan burada bulundu bugüne dek. kaç milyon insan gerçekten boş bulundu. sevinmek bir boş bulunmak işidir. doluluk duygu yüklenemez bir insan gerçekliğidir. okuyan bilgece sözler sarfetmeye yazmıyorum bu yazıyı. bir boş bulunmayı anlatmak istiyorum sadece. anlatamıyorum. okuyan bazan bir anın içinde söylenecek sözler bulunamaz. umarım anlatabilmişimdir. hamuşan...
yüzünden tebessüm eksik olmayan insanların gittiği bir çay bahçesine gitmiştim bir keresinde. aradıkları gülümsemeyi dinde bulmuş insanların arasında çay değil kahve içecek kadar devrimciydim. türk kahvesi söyleyecek kadar ise gelenekçi. her zamankinden dedim garsona, abi dedi ilk kez geliyorsun sen. sen dedim bilgelikle yoğrulmuş bir insana benziyorsun, cemaatin seninle gurur duyuyor. bilirsin sen benim her zaman içtiğimi. tebessümü büyümüştü, tamam abi dedi ve gitti. bir arkadaşım gelecekti. az sonra geldi. ne zamandır görüşmemiştik. yedi gün sanırım. onunla görüşme sıklığımız hep yediye bağlıydı. yedi dakika beklemiştim. geldi. başında bir bere vardı. uzun düz saçları nasıl da güzeldi. gözleri iri iri bana baktı. yüzünde diğerlerinin gülümsemesinden vardı. harika bir şarkı buldum dedi. benimle ilgili. hangisi dedim. seven ne yapmaz dedi. güldüm. oturdu karşıma. tavla oynayalım mı dedi. olmaz sen hep yedi yedi atıyorsun dedim. elimden başkası gelmiyor ki dedi. onunla bir ilişkiniz varsa hep onun imkansızlıklarına dahil olmak zorundaydınız. çünkü yedinin hayatındaki tüm nümerik değerle yediydi. çok güzelsin yine dedim. bu uhrevi hava seni güzelleştiriyor sanırım. bilmem dedi. ilk defa onu neden günahla bağdaştırdıklarını merak ettim o an. çok güzelim çünkü dedi. kibir dedim bu bir. garson tekrar geldi. ne istediğini sordu. yedi tane sipariş verdi. açgözlülük dedim bu iki. gitti garson. çok yakışıklıydı dedi. o buranın gururu olduğunu düşünüyor dedim. şehvet bu üç. sen daha yakışıklısın ve şu arkadaki kadın sana aşık aşık bakıyor dedi. kıskanma dedim. bu dört. oynuyor muyuz şimdi dedi. evet dedim, pulları dizdik. oynamaya başladık, hep yedi yedi atıyordu. alışmıştım onunla oynamaya. bir sonraki hamlesini her seferinde biliyordum. eğer şanslı günümdeysem onunla oynarken ben kazanırdım. eğer değilsem o. sonucu hep ben belirliyordum. öyle olmuştu, bu kez de öyle olacaktı. oynarken siparişlerimiz geldi. iki tane kocaman tost bir tane ice tea iki tane çay bir varil benzin ve bir damacana su gelmişti. çok hızlı bi şekilde hepsini bitirdi. ben sade kahvemi henüz yarılamışken oburluk dedim. bu beş. gülümsedi. tam yedi dakika sürmüştü bu ara. garson çocuk geldi. hani şu cemaatinin gururu. toparladı masayı oyuna devam ettik. yedi sıfır ben kazandım. çok sinirlendi, bağırıp çağırmaya başladı benim hile yaptığımı zar tuttuğumu söyledi. öfkelenme dedim. bu altı. sakinleşince hiç konuşmadan saatlerce oturduk. hiç bir şey yapmadık, öylesine oturduk. bir kere garson çocuk geldi istediğimiz bir şey var mı diye? gazoz söyledim kendime o uyuyakalmıştı o esnada. saate baktım yediydi ve yedi saattir oturuyorduk. kalkalım dedim. sen git ben kalkmıcam dedi. çok miskinim dedi. bu yedi dedim.
giderken merakını giderdim mi dedi? evet dedim. hesabı ödemek için kasaya gittim. yedi lira tutmuştu her şey. giderken garson çocuk seslendi arkamdan döndüm baktım emin bir ses tonuyla kendinden kahve doğruydu değil mi? değil dedim.
kadın: sen beni ağlatmak mı istiyorsun
adam: evet
kadın: ama neden
adam: ben ağlayamadığım için
kadın: neden böylesin sen
adam: allah beni böyle yaratmış
kadın: saçmalama lütfen sen inanmazsın bile
adam: ama sen inanırsın